Allah kabul etsin.

Silahsız Savaşçılar esnasında her elemente bağlanmak ve varolan bağlantımızın farkına varmak için birer günlük oyunlar oynadık. En sevdiğim günlerdi Kaká Werá’nın geldiği günler. Toprak için topluluk bambusu ile ormanda koşmak, su için suda şarkı söylemek, ateş için ateşin üzerinde yürümek… Sıra havaya gelince, işler değişti, hava bozdu.

Oyun ayağına çalıştığımız şey teslimiyet idi. Oluruna ya da bizim dışımızda olanlara kendimizi bırakma. Yapmamız gereken, topluluğun ellerinin üzerinde yükselmeye izin vermekti. Kulağa hoş, hatta romantik gelse de, oynarken hoş hissetmedim. Akıyormuşum gibi gelmedi, daha çok taşınıyormuşum gibiydi… Bırakamadım kendimi. Güvenemedim. Bir aylık sürecin sonunda, Silahsız Savaşçılar biterken, teslimiyet çalışmayı ve Hava elementine hayatımda daha çok yer açmayı dileyerek Brezilya’dan ayrıldım.

Teslimiyet, akışa, bilinmeyene güvenmek. Her ne çıkıyorsa karşıma kabul etmek. Eğer bile isteye çıkmışsam bu yola, vardır bir hikmeti demek. Benden büyük olana güvenmek. Hızır’ın İlyas’tan istediği, ama hikayeye göre koskoca İlyas’ın bile yapamadığı, sorgusuz sualsiz güvenmek.

Geçtiğimiz yıllarda pek çok kez “Benim dememle mi olacak Allah’ın kabulü?” diye sorgulamasına rağmen, bu sıra yeniden eşimin dilinde “Allah kabul etsin”. Kabul. Verileni, sunulanı almak. Allah veren ise, nasıl alacak? Aklımızı zorlayan kısmı sanırım burası: Sonsuz verenin alması. Peki aklımızın zorlandığını kalbimize, evrene, Allah’a havale edip, sorgusuz sualsiz güvenebilir miyiz?

Hangimiz ne vakit, nasıl, ne dileriz, gönlümüzden neler geçer bilmem.

Ancak her kim gül nezdinde bülbül olmuşsa,

yolu sevip kendini yola vurmuşsa,

Allah kabul etsin.

Bu sefer yazı taze, resim geçen seneden. Ektiğimiz tohumların yeniden yeşermesi dileğiyle.

Yorum Yok

Yorum Yaz